CAN BABA

İbrahim Başar
İbrahim Başar
4 Min Read
Can Yücel

Güzel bir temmuz akşamı, dostlarla birlikte Mersin’de Dalak Deresi Yaylası’nda oturuyoruz. Hatip dedem var, onun yayla evindeyiz. Güzel bir akşam dede bağlama çalıyor, türkü söylüyor. Bir türkünün sonuna bir şiir okudu. Ahmet Arif gibi bağlaması elinde öyle naif, dura dura, sakin ama ciğerine işliyor şiirin sözleri ile dedenin yorumu.


“Ölüm bu,
Fukara ölümü..
Geldim, geliyorum demez.
Ya bir kuşluk vakti, ya akşamüstü,
Ya da seher, mahmurlukta,
Bakarsın, olmuş olacak..
Bir hastan vardır umutsuz,
Hayreti uykularda,
Hayreti soğuk sularda.
Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri,
İki mavi, kocaman korku çiçeği,
Açar, derin kuyularda…”

Efkar basıyor hepimizi, misafirlerden biri tiyatro oyuncusu olduğumu öğreniyor. Bir şiirde sizden dinlemek isteriz diyor. Hatip dedenin yanında bana düşmez desem de ısrarlara dayanamayıp bir Can Yücel şiiri okuyorum “Sevgi Duvarı” dedenin bağlaması eşliğinde. Şiir biter bitmez, bakıp hafifçe gülümsüyor dede. Yavaşça bağlamasını bırakıp elinden, kolunu omuzuma atıyor. “Size bir anımı anlatmak isterim.” diyerek başlıyor söze; “Ankara’da öğrenciyim, şiirler yazıyorum o zamanlar Can babaya hastayım, Can Yücel deyince akan sular duruyor o yıllar bende. Kanım kaynıyor, ne şiirler karalıyorum bir bilseniz. Bana sorsan cihan parçası her biri.

Can Yücel‘e rastlıyoruz hafta sonu bir kafede yanına koşup selam veriyorum. Acele ile defterimi çıkarıyorum çantamdan. Şiirlerimden birini açıp üstada veriyorum bir bakar mısın şiir karalıyorum Can baba diye. Can baba gözlerinin ucu ile bir bakıyor deftere beş on saniye sonra bir anda defteri kapıp orta yere fırlatıyor, “Ulan sen bu saçmalıklara şiir mi diyorsun? Kalk git buradan!” diye azarlıyor beni. Ağlamak üzereyim. Ne yapacağımı şaşırıyorum, gidip yerden defterimi toplarken gözlerimden boncuk boncuk dökülüyor yaşlar. İçine düştüğüm hali düşünüyorum o sıra “Çocuk” diye seslendi Can Baba. Kafamı kaldırıp gözlerine baktım. “Gel buraya evlat dedi. Otur bakalım şuraya İyi dinle beni.” diyerek başladı hikayeye;

İspanya’dan genç bir çocuk Paris’e gelmiş. Resim çizerek para kazanıyormuş. Üst katında insanların oturduğu, alt katında atlarını bağladıkları bir yeri kiralamış. Bir gün, hayranı olduğu ressama gitmiş.  Ama ressam onu aşağılayarak geri çevirmiş. Çocuk vaz geçmemiş her seferinde resim çizerek yeniden gitmiş üstada ama her seferinde aynı tepkiyi almış. Yılmamış, bu sıra çizdiği resimlerden para da kazanmaya başlamış ve durumu düzeldikçe daha iyi bir eve, daha iyi bir eve derken, dünyaca tanınan bir ressam olmuş. Bir resim sergisi için yine hayranı olduğu ressama gitmiş. Onu onur konuğu olarak sergisine davet etmiş. Ressam “Sen kimsin ki senin onur konuğun olayım?” demiş. Çocuk dayanamamış bu ego karşısında “Ben Picasso’yum. Beni dünya kabul etti, sen nasıl kabul etmezsin?”   ressam sakin bir tavırla ”Ben seni  kabul etseydim, dünya kabul etmezdi.” diye cevap vermiş.” Hikayenin tam bu boyutunda bir anda  gözlerime baktı gülümseyerek; “Ama sen bu hikayeden kendinize pay çıkarma sakın. Sen, harbiden kötü yazıyorsun çocuk demez mi?

Önce bir kaç saniye bir sessizlik oldu ben o sıra ‘Keşke defteri yerden aldığımda gitse miydin Hatip?’ diye düşünürken göz göze geldik Can baba ile ve öyle güzel bir kahkaha koptu ki anlatamam.” diye bitiriyor hikayesini. “Çok güzel, çok özel bir adamdı Can baba.” diyerek oturduğu yerden kalkıp bağlamasını eline alıyor ve yeniden dokunuyor tellere dede;

“Karacaoğlan der ki gelir yazları. Güzel kimden aldın sen bu nazları?
Anamın, babamın acı sözleri, bal oldu gidelim de bizim ellere”

Bu İçeriği Paylaş
İbrahim Başar
Posted by İbrahim Başar
Takip Et:
OYUNCU ~YÖNETMEN ~ OYUN YAZARI "Arsızlar Sanat Akademisinin Kurucusu" "Koğuş ve Çok Bekarım adlı oyunların yazarı ve Yönetmeni"
Yorumlar